Başbakan Erdoğan programlarını iptal etti

4 Şubat Cumartesi günü Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda Hilye-i Şerif Sergisi ziyareti ve Büyük Dua (Cevşen) konserine katılacağı açıklanan Başbakan Erdoğan’ın iki programı da iptal edildi. Başbakanlıktan program iptaline ilişkin her hangi bir açıklama yapılmadı.
(iha)
Kahveci’nin oğlu da artık suikast diyor

Hüseyin Keleş’in haberi
Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın yakın çalışma arkadaşlarından eski Maliye Bakanı Adnan Kahveci’nin ölümünün üzerinden tam 19 yıl geçti. Otobanda ters yola girip karşıdan gelen araçla çarpışan Kahveci’nin ölümüyle ilgili sır perdesi hâlâ aralanamadı. Bu şüpheli kaza, geçtiğimiz yıl Turgut Özal’ın ölümüne ilişkin Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamına dahil edildi. Kahveci ailesinin en sessiz ismi Mehmet Bozkurt Kahveci, babasının ölüm yıldönümünde Zaman’a önemli açıklamalar yaptı.
Önceleri olaya normal bir kaza olarak baktığını söyleyen Mehmet Kahveci, artık farklı düşünüyor. Turgut Özal’ın ölümüne de atıf yapan Kahveci, “Babam ile Özal’ın ölümünün arka arkaya olması çok şüphelidir. Babamın kazasının arkasından derin yapı çıkabilir.” diyor.
Adnan Kahveci, eşi ve iki çocuğu ile birlikte 5 Şubat 1993 tarihinde Bolu-Gerede yakınlarında trafik kazası geçirdi. Kazada Adnan Kahveci ve eşi, olay anında hayatlarını kaybederken, 17 yaşındaki çocukları Aslıhan ve 10 yaşındaki Cihan, yaralı olarak kurtuldu. Bitkisel hayata giren Aslıhan Kahveci, 10 gün sonra vefat etti. Adnan Kahveci, eşi Füsun Kahveci ve 17 yaşındaki kızı Aslıhan Kahveci’nin kabirleri Kartal Yakacık Mezarlığı’nda yan yana bulunuyor.
Kahveci’nin yeni yapılan otobanda ters yola girerek kaza yapması, çeşitli şüpheleri de beraberinde getirdi. 2011 yılında 8′inci Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüne ilişkin Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamına, dönemin Devlet Bakanı Adnan Kahveci’nin ‘şüpheli ölümü’ de dâhil edildi. Adnan Kahveci’nin oğlu Mehmet Bozkurt Kahveci, kazanın akıbetine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Kaza meydana geldiğinde 18 yaşında olduğunu söyleyen Bozkurt Kahveci, “Ben uzun zaman bu kazanın normal bir kaza olduğuna inandım. Ama şimdi ben de suikast olduğuna inanmaya başladım. Babam levha hatası yapmamıştır. Gösterildiği için o yoldan girmiştir. Üniversite sınavında Türkiye birincisi olmuş bu kadar zeki bir insanın o yola ters girmesinin imkânı yok. Sanki birileri o levhayı bilerek koydu.” diyor.
Turgut Özal’ın şüpheli ölümüne de atıfta bulunan Bozkurt Kahveci, “Babam ile Turgut Özal’ın birkaç ay arayla ölmesi şüphelidir. Bunun arkasında derin devletin olduğunu düşünüyorum.” diye konuşuyor. Babasının ‘Kürt Raporu’ hazırladığı için öldürüldüğü iddialarıyla ilgili ise Bozkurt Kahveci, “Babam başta Kürt sorunu olmak üzere her konuda demokratik adım atmaktan korkmazdı. Allah’tan başka kimseden korkmazdı.” şeklinde konuşuyor. Bozkurt Kahveci, Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nca babasının ölümünün Özal soruşturması içine alınmasını önemli buluyor. Yeniden soruşturma başlatılmasının umut verici olduğunu kaydeden Kahveci, olayın aydınlatılması için önemli bir adım atıldığını belirtiyor.
HACİZ GELDİ, İŞADAMLARI DURDURDU
Kaza nedeniyle Adnan Kahveci’nin çarptığı otomobilin sürücüsü 24 yaşındaki Murat Demir de yaşamını kaybetmişti. Adnan Kahveci’nin ailesi, Demir’in ailesine 30 milyar liralık tazminat ödemek zorunda kalmıştı. Tazminattan dolayı Kahveci’nin oğullarına haciz gelmiş ancak Adnan Kahveci’nin dostları haczi kaldırmıştı. Özellikle Denizlili işadamları ve birkaç kişinin haczi kaldırmak için çalıştığını belirten Bozkurt Kahveci, kendilerinin cebinden ise 2 bin 500 lira civarında bir meblağ çıktığını söylüyor.
ZAMAN
Güreş ‘buzlanma formülünü’ yalanladı

Uğur Ergan’ın haberi
Eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in ölümüne neden olan uçak kazasıyla ilgili üretici firmanın tehdidi nedeniyle “Kaza buzlanmadan kaynaklandı” diye ifade verdiği öne sürülen eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Doğan Güreş, iddiayı yalanladı.
Güreş’in, kazayla ilgili, Ankara Özel Yetkili Savcısı Mehmet Özgür’e, verdiği ifadede, “Bitlis’in ölümüne neden olan uçak kazasının ardından üretici firmanın tehdidi nedeniyle, ‘buzlanma’ diye bir ara yol bulduk. Firmanın ‘Uçak satmayız’ tehdidi karşısında kazada uçak hatası ihtimalini araştırmadık” dediği öne sürülmüştü.
Güreş, “Rahmetli Bitlis’in ölümüne neden olan uçak kazasıyla ilgili ‘Buzlanma diye bir ara formül bulduk’ şeklinde hiçbir zaman, hiçbir yerde bir ifadem olmadı. Külliyen yalan. Hem de kuyruklu yalan” dedi.
Çillioğlu için ifade vermiş
Ankara Cumhuriyet Savcılığı yetkilileri de Güreş’in, Temmuz 2011’de, 1994’te lojmanında ölü bulunan ve intihar ettiği öne sürülen eski Tunceli Jandarma Alay Komutanı Albay Kazım Çillioğlu hakkında ifadesine başvurulduğunu söylediler.
Ailesinin 2010’da yaptığı suç duyurusu üzerine Çillioğlu’nun ölümü hakkında soruşturma başlatılmıştı. Soruşturmada, Albay Çillioğlu’nun Düzce’de bulunan mezarı açılmıştı. Adli Tıp raporunda, Çillioğlu’nun saç köklerinde arsenik, kürek kemiğinde kurşun ve kaburgasında kırık olduğu tespit edilmişti.
HÜRRİYET
EŞREF BİTLİS’İN OĞLU: OKUDUĞUMDA ŞOK OLDUM
Eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in hayatını kaybetmesine neden olan uçakla ilgili dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in Yeni Şafak’ta yayımlanan ifadeleri, Bitlis’in oğlu Tarık Bitlis’i sarstı Güreş’in “ABD’li şirket baskı yaptı, bir orta yol bulduk, ‘buzlanma’ dedik” şeklindeki açıklamalarını okuduğunda şok olduğunu söyleyen Tarık Bitlis, “Bu olayın aydınlatılması artık bir zaruret haline geldi” dedi.
90′lı yılların ilk yarısında Türkiye, üst düzey sivil ve askeri yöneticilerin ölümlerine tanıklık etti. O dönem kayıtlara bir ‘uçak kazası’ olarak geçen, ancak yakın tarihimizde bir suikast olduğu yönünde genel kabul gören olaylardan biri de 17 Şubat 1993′te dönemin Jandarma Genel Komutanı’nın da içinde bulundu uçağın Ankara’da düşmesiydi. Orgeneral Eşref Bitlis ve yanındakilerin şehit olmasına neden olan kazanın nedeni, yetkililerce ‘pilotaj hatası’ ve ‘buzlanma’ olarak açıklanmıştı. Ancak son günlerde gelişen olaylar, Yeni Şafak’ın ortaya çıkardığı yeni itiraflar, uçağın aslında birileri tarafından ‘düşürüldüğü’ kanaati uyandırdı. Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in düşen uçağı üreten firmanın etkisiyle ‘yeterli araştırma yapmadan rapor hazırladıkları’ şeklindeki ifadesinin deşifre olması en çok da Eşref Bitlis’in oğlu Tarık Bitlis’i heyecanlandırdı. Yeni Şafak’a konuşan Bitlis, Güreş’in açıklamaları ile adeta şok geçirdiğini, babasının ölümüne neden olan uçak düşme olayının aydınlatılmasının artık bir zaruret halini aldığını kaydetti.
SUİKASTIN ÜZERİNE GİDİLMEDİ
Babasını taşıyan uçağın havalandıktan kısa bir süre sonra düşmesi olayının büyük bir olasılıkla ‘suikast’ olduğunu dile getiren Bitlis, olayla ilgili bugüne dek yeterli araştırmanın yapılmadığını belirtti. Aynı uçakta vefat eden diğer subayların ailelerince açılan davalar sonucu olayın ‘buzlanma’ ya da ‘pilotaj hatası’ ile ilgili olmadığı yönünde bulgular elde edildiğini hatırlatan Bitlis, “Son açılan dava hariç devlet olaya hiç ilgi göstermedi” dedi.
OKUDUĞUMDA ŞOK OLDUM
Tarık Bitlis şunları söyledi: “Doğan Güreş’in ifadeleri çok vahimdir. Okuduğumda şok oldum. ‘Biz bu olayı araştırırken gerekli incelemeleri yapmadık, yapamadık. Üzerimizde baskı vardı’ deniyor. TSK üzerinde bir uçak firmasının ‘size bir daha uçak satmayız’ sözü nedeniyle soruşturmada kamuoyunu rahatlatacak bir çözüm bulunduğu ifade edilmektedir. Bu baskılar ne kadar devam etmiştir?”
‘Tüylerim diken diken’
TSK’nın o dönemdeki bazı soruşturmaları engelleyen yabancı firmaların olup olmadığının ortaya çıkarılması gerektiğine dikkat çeken Tarık Bitlis, “TSK’nın yapacağı soruşturmalarda ticari firmaların, özelikle ABD firmalarının bu konudaki yaptırımları ya da beklentileri devam etmiş midir ya da halen devam etmekte midir? Bunun cevabı ‘sözler maksadını aşmış’ ile geçiştirilemez. Eğer burada ifadede bir yanlışlık varsa bu düzeltilmelidir. Yoksa bu sorular devam eder. O dönemde yapılan bütün hadiselerdeki her karanlığın ardından ‘bir firma soruşturmayı kapattı mı?’ sorusu akla gelir” diye konuştu. Olayın aydınlatılmasını uçağı Türkiye’ye satan ABD’li firmanın engellediği iddiasının tüylerini diken diken ettiğini kaydeden Bitlis, “Böyle bağımlı zihniyet hakikaten insanın tüylerini ürpertiyor. Gerçek mutlaka açığa çıkarılmalı” ifadesini kullandı.
YENİ ŞAFAK
Dışişleri’nden Esad yönetimine lanet

Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, Suriye güvenlik güçlerinin 3 Şubat gecesinden itibaren sabaha kadar Humus halkına karşı silahlarla katliam gerçekleştirdiklerini, kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu yüzlerce sivilin öldürüldüğü hatırlatıldı. “Bir ülkenin resmi güvenlik güçlerinin kendi şehirlerini topa tutması o ülkedeki hükümetin yönetme meşruiyetini tamamen kaybettiğinin en somut kanıtıdır” denilen açıklamada, Dışişleri Bakanlığı’nın bu katliamı en şiddetli biçimde kınadığı ve lanetlediği ifade edildi.
Uluslararası toplumun bu duruma seyirci kalmaması gerektiğine vurgu yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Humus halkını çocuk, kadın, yaşlı ayrımı yapmadan topyekün cezalandırmaya yönelik bu acımasız eylem, Suriye yönetiminin içine düştüğü hukuksuzluğun ve aczin de açık bir göstergesidir. Uluslararası toplum bu duruma seyirci kalmamalıdır. Bir kente karşı toplu bir katliama girişenlerin işlediği bu insanlığa karşı suçların cezasız kalmaması, uluslararası camianın ortak vicdani sorumluluğudur. Uluslararası toplum, 1982′de yaşanan ve insanlık tarihine kara bir leke olarak kazınan Hama ve Humus olaylarının 30. yıldönümünde ve BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye konusunda bir kararın görüşüldüğü bir aşamada meydana gelen bu son katliam karşısında, Suriye halkının vahşet ve saldırılara maruz kalmasını önlemek için üzerine düşen sorumluluğu artık bir dakika daha kaybetmeden üstlenmelidir.”
(iha)
Sezer rekor kırdı, Gül, hiç yapmadı

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün görev süresini düzenleyen yasanın Anayasa Mahkemesi’ne gidip gitmeyeceği tartışılıyor. CHP, yasayı Gül’ün Anayasa Mahkemesi’ne götürmesini istiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise “Söyleyeceklerimi daha önce söyledim. Anayasa’ya aykırılığı iddia ediliyorsa ana muhalefet partisi Anayasa Mahkemesi’ne gidebilir.” açıklamasını yapmıştı.
Gül, göreve geldiği günden bugüne kadar hiçbir yasa için Yüksek Mahkeme’ye başvurmadı. 2007 yılından sonra Cumhurbaşkanı Gül tarafından Anayasa Mahkemesi’ne bir dava açılmadı. Yüksek Mahkeme’ye dava açma rekorunu ise 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer elinde bulunduruyor.
Sezer, hükümetin çıkardığı yasalar için tam 26 defa Anayasa Mahkemesi’ne gitti.1975 -2011 yılları arasında Cumhurbaşkanları tarafından Anayasa Mahkemesi’ne toplam 44 iptal davası açıldı. Bu başvuruların 26′sını Sezer yaparken; onu 6 defa ile Cumhurbaşkanları Fahri S. Korutürk ve Kenan Evren izliyor. Süleyman Demirel 4 defa Anayasa Mahkemesi’ne giderken; Turgut Özal ise sadece 2 defa başvuruda bulundu.
Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanları Fahri S. Korutürk ve Kenan Evren’in başvurularını yerinde görerek yasaların iptaline karar verdi. Özal’ın iki başvurusundan birini reddeden mahkeme, birinde ise kısmi reddetme yoluna gitti. Demirel’in başvurularının çoğunu reddeden Anayasa Mahkemesi, Sezer’in başvurularının büyük bölümünü ise yerinde görerek yasaları iptal etti.
CİHAN
AK Parti davasının perde arkasını anlattı

Balçiçek İlter’in röportajı
Doç. Dr. Osman Can…
AK Parti kapatma davasının raportörü olarak gündemimize girdi. Öyle zehir zemberek bir rapor koydu ki ortaya parti kapatılmadı, kapatılamadı. Kimi “Cemaatin adamı” dedi, kimi “AK Parti’den bakanlık sözü aldı” buyurdu. O ise karşılaştığı onca çarpıklığa rağmen hukukun üstünlüğüne inandı ve inanmaya devam ediyor. Bir taraftan sivil anayasa için çalışmalar yapıyor, kitaplar yazıyor, bir taraftan Marmara Üniversitesi’nde ders veriyor, bir taraftan da ihtiyacı olana işadamından siyasetçisine, medya mensubundan sokaktaki vatandaşa “Niye yeni bir Anayasa’ya ihtiyacımız var?” sorusunun cevabını anlatıyor. Yargının bağımsızlığını yine ve yeniden konuştuğumuz, “Acaba kimin vesayetinde, kimin arka bahçesi?” sorularına karşılıklı cevaplar yetiştirdiğimiz bugünlerde onun açıklamaları çok önemli. Osman Can’ın anlattıklarını okuyunca dehşete düşmemek mümkün değil. Bir zihniyetin, milletin iyiliği için darbe hayali kuran hastalıklı bakış açısının, devletin en bağımsız, en güvenilir olması gereken kurumunu, Anayasa Mahkemesi’ni nasıl yönlendirdiğini, bu uğurda resmi belgelerin içeriğinde tahrifat yapmaktan bile çekinmediğini göreceksiniz. Üzerinde daha çok konuşacağız, ama önce söz OSMAN CAN’da…
- Önce şunu merak ediyorum, sizin gibi düşünen birini nasıl oldu da Anayasa Mahkemesi’ne raportör olarak aldılar?
Anayasa Mahkemesine geldiğim dönem Avrupa Birliği, küreselleşme, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vs. bunların çok hit olduğu dönemler. Böyle olduğu için de Anayasa Mahkemesi’nde en azından raportörler nezdinde bazı muhaliflerin bulunmasına da ihtiyaç duyuluyordu diye düşünüyorum. Anayasa Mahkemesi’nin Antalya’daki sempozyumuna davetliydim, tebliğ sunacaktım. Mesleğimin daha başındayım. Almanya’dan yeni dönmüş ve Erzincan Hukuk Fakültesinde Yardımcı Doçent olarak başlamışım. Ve burada Türkiye’nin anayasa konusunda konuşacak en yetkin insanları, anayasa hukukçuları, Anayasa Mahkemesi üyeleri var. Benden önceki oturumda özgürlük karşıtı yorumlar alkışlanınca ikilemde kaldım. Ben şimdi kalksam bunlarla çatışsam, kariyerim bitecek. Bir daha da bir yerde bir şey tutturamam. Ama kendi doğrularımı söylemezsem de kendime olan saygımı kaybederim. Uzun uzun düşündüm. Benjamin Franklin’in bir sözüyle başladım konuşmaya; “Güvenlik sağlamak için özgürlüğünden feragat eden her ikisini de kaybeder.” Konuşmada tezlerimi olduğu gibi sundum ve “Bu anayasa değişiklikleri yetersizdir, bu anayasa değişiklikleri ilerleme falan değildir, sadece bir anomaliyi ortadan kaldırdı. Demokratikleşme için bunun ötesine geçmek lazım.” dedim. Anayasa Mahkemesini de yoğun bir şekilde eleştirdim. Anayasanın faşizan içerikli bir başlangıç kısmı vardır. Ona dayanarak karar veriyor. Parti kapatmaları ona dayandırıyor, bütün kritik kararları ona dayandırıyorlar. Bunu da eleştirdim. Bu nasıl Mahkeme diye düşünüp Erzincan’a döndüm, ancak sonra Mahkeme Başkanı aradı ve davet etti. AB süreci var, konjonktür muhalif isimleri istiyordu.
- AKP’ye yakın isimler mi etkili oldu?
Tam tersine… Benim oraya girmemi sağlayanlar AKP’ye yakın olan insanlar değil. Mustafa Bumin, Tülay Tuğcu gibi birlikte çalışacağım iki çok değerli Başkan ve sair üyeler… O zaman 16 raportör vardı, başladım çalışmaya. Eleştirel olduğumu herkes biliyor. Yalnız bu eleştirellik bilimsel bir eleştirellik oldu. Yargıda partizanlığa hiç hazzetmedim.
- Verilen ilk önemli dava? DEHAP?
Evet. 2003 yılında DEHAP davası geldi. 2002 seçimlerinde örgütlenmeyi yeteri kadar gerçekleştirmediği halde örgütlenmiş gibi yaparak seçimlere girdiği iddiasıyla hakkında kapatma davası açılmıştı. Sonradan bir ek iddianame de geldi, bölücülük nedeniyle. Anayasa hukukçusu olmam, politik davalar ve düşünce özgürlüğü konusunda çalışmışlığım sebebiyle Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin bunu bana havale etti. Daha önce Fazilet Partisi davasına bakan Mehmet Turhan, dosyayı görünce “Bu dava beni emekli eder” demişti. Ben de “Galiba beni emekli edecek olan dava da budur” dedim. Hakikaten de öyle oldu. Çünkü ben 2010′da ayrılana kadar o dava hala sonuçlanmamıştı. Parti kendini feshetmesine rağmen yasa gereği dava devam etti. İlgili madde daha sonra iptal edildi ve dava düştü.
- DEHAP davasına Anayasa Mahkemesindeki bakış nasıldı?
Daha önceki tutumlar, kararlar belli, kapatılacaktı zaten… Ben 2005′te DEHAP’la ilgili ilk raporumu verdim.Ve bu rapor, parti kapatmalara çok yeni bir perspektif getirdi. Yani parti kapatma davalarında o zamana kadar teknik hukuk incelemesi yapılırdı.
Siyasi partiler kanunu ve Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki içtihatları da bu şekilde… Aşağı yukarı bütün parti kapatma davalarında “kapatılsın” kararı çıkardı. İlk defa Mehmet Turhan “Fazilet Partisi kapatılmasın” diye bir görüş verdi. Ve bu onun emekliliğine neden oldu.
- Peki sizin DEHAP görüşünüz neydi?
“Kapatılmasın”dı. Raporum öyleydi ve bu rapor nedeniyle eleştirilere maruz kaldım. O eleştirileri zaten bekliyordum. Ve o dönemim koşulları içerisinde Anayasa mahkemesinde kim olursa olsun o raporu eleştirirdi. Çünkü egemen düşünce öyleydi.
- Ne gibi eleştiriler?
Örneğin benim Iğdırlı olmam, böyle bir raporun hazırlanmasında etkili olmuş olabilir mi diye düşünüldü. Çok fazla önemsemedim. Çünkü ne yazdığımı gayet iyi bilen bir insanım. Orada bir bilimsel tez ortaya konuluyor bunu çürütmeleri gerekiyor.
- “Kapatılmamalıdır” görüşünü neye dayandırdınız?
Siyasi partilerin toplumsal öğeler olmasından hareketle bir değerlendirme yaptım. Çatışma teorilerine girdim ve çatışma teorilerinde her bir toplumsal yapıda iki farklı refleksin ortaya çıkacağını tespit ettim. Bu tezler üzerine kitap yazdım. Her ikisi de politik refleksti, ama bu politik refleks kendini ifade edebilecek alanlar bulduğu zaman siyasete dönüşür, ifade edemediği zaman da teröre dönüşür. Ve hem terör hem de siyaset, ikisi de o problemin bulunduğu toplumsal tabanın üreteceği reflekstir. Siz siyaseti kapattığınız an şiddetin önünü açarsınız. Türkiye’de terörün ön plana çıkmasının nedeni önemli ölçüde devletin bu konuda uygulayacağı politikalardır.
- O zaman terörle siyaset aynı tabandan beslenmiyor mu?
Evet, aynı toplumsal tabanda terör örgütüne karşı çıkmak suretiyle siyaset yapabilme imkanı var mıdır? Çok güçtür, doğasına aykırıdır. Devlet ve örgüt arasında kalınır. Üstelik ülkemizde devletin demokrasiyi koruma adıyla parti kapatması da problemlidir. Çünkü devlet de demokratik değil hani… Kısaca bu davalara yalnızca teknik hukuk bilgisiyle değil, sosyoloji ve siyaset bilimi bilgisiyle de bakmak gerekiyor. Bu tezi kurdum. Siyasi partiler, yerel yönetimler vs. bütün bunların hepsi aynı zamanda devletin o toplumsal tabanla iletişim kurma kanallarıdır. Bunları ortadan kaldırdığımızda hangi amacı savunduğumuzu düşünüyorsak, asıl o amaca zarar vermiş oluruz. Parti kapatmaların böyle bir tehlikesi vardır. Ardından demokrasi ilkesinden hareket ederek bu siyasi partinin kapatılmasının mümkün olmadığını kendilerine söyledim.
-DEHAP’ı feshedip DTP ile devam etmeselerdi partileri kapatılır mıydı?
Karar daha çabuk alınabilirdi, kapatılırdı. Davanın görüldüğü sırada, DEHAPlılar Anayasa Mahkemesi’nin önünde bir açıklama yaptılar, “Niye dava bu kadar uzun sürüyor, biz siyaset yapmak istiyoruz. Ya kapatın ya reddedin ama bir an evvel kararınızı verin.” diye. İşte bu, Anayasa Mahkemesi’nin DEHAP dosyasını ötelemesine neden oldu. Tahminim “Bunlar acele karar için zorluyorsa, biz de tersine acele etmeyelim, kalsın” diye bir eğilim ortaya çıktı ve sürekli ertelendi. Görülmedi o dosya bir türlü.
- Bu da başka bir tür kapatma gibi…
Elbette. Anayasa Mahkemesi Başkanı gündemi belirler. Başkan o eyleme kızdığını hatırlıyorum. Muhtemelen Mahkemedeki huzursuzluk “Bize böyle bir şey dayatamazlar” tutumunu egemen kıldı.
- Sizin raporunuza rağmen o parti kapatılacaktı yani?
O partiyi kapatırlardı. Çünkü şöyle bir şey var; 2005’ten sonra Türkiye bir Anayasal krize doğru gidiyordu. Bunun mahkemede de yansıma bulacağını ve sertleşme yaşanacağını söylemek yanlış olmazdı. Dava sürüncemede kaldı. Mahkeme yedi sene sonra, kendini feshetmiş de olsa davanın devam edeceğini söyleyen kanun maddesini iptal etti ve “bu davanın görülmesi mümkün değildir. Bu davayı bitiriyoruz.” dedi. Süreç kapanmış oldu.
- Bir vatandaş olarak bilerek, isteyerek, yedi yıl bir davayı açık tutmayı anlayamıyorum. Normal mi bu?
Türkiye’nin normali bu, ama demokratik değil elbet. DEHAP davası gibi bir davanın Anayasa Mahkemesi’ne gelmesi durumunda normal bir ülkede, Anayasa Mahkemesi böyle bir davayı iki hafta içinde karara bağlar ve “Böyle dava mı açılır.” diye tepki gösterip reddeder. Demokratik bir ülkede bir Anayasa Mahkemesi bunu yapar. Ama Türkiye’de siyasi partilerle Anayasa Mahkemesi arasındaki ilişki çok hastalıklı olduğu için ve Anayasa Mahkemesi siyasi partileri demokrasi ölçeğine göre değil de ideoloji ölçeğine göre değerlendirdiği için böyle. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi o partinin lehinde olabilecek şeyleri pek fazla değerlendirmezdi eskiden. İdeolojiye aykırı olması yeterliydi. Böyle olunca reddedilip kapatılması gereken bir dava 7 sene devam ettirilebildi.
- DTP davası geldiğinde?
Mahkemenin yapısını hesaba kattığımız için hepimiz kapatılacağını bekliyorduk. Zaten davanın raportörü de kapatılsın diye görüş bildirdi. DEHAP davasındaki tutumun belli olduğu için DTP dosyasının bana verilmeyeceği açıktı.
- Bir raportör ne kadar etkilidir? Yani raporu sunar işi biter mi?
Raportörler raporlarıyla heyettedirler ve genellikle sadece sorulan sorulara cevap verirler. Ben çok söz alır ve tartışmaya doğrudan katılırdım. Bu yüzden Başkanı birkaç defa kızdırdığım da oldu. Ama bilimsel ve metodolojik müdahaleler olduğu için heyet hep olgunlukla karşılardı. 8 yıllık raportörlüğümde başörtüsü değişikliği dışında tüm görüşlerim kabul edildi ve mahkeme tarihi nitelikte içtihat değişikliğine gitti. Özelleştirmeler konusu bunlardan biri. Yani raportöre göre çok etkili de olunabiliyor. Ancak rapora rağmen aksi yönde de kararlar alınabiliyor.
- Sonra 367 kararı, Cumhurbaşkanı tartışmaları…
Radikal 2’de bir makale yazmıştım ve konuyla ilgili rengimi belli etmiştim. Başkan çok kızdı bana “sana verecektik dosyayı” diye…
- Sizin hakkınızda o dönem ne düşünüyorlardı kurumda?
Kanaat şudur muhtemelen: “Kimsenin adamı değil, nevi şahsına münhasır” veya “Avrupa’da okumuş, Türkiye’nin kendine özgü şartlarını anlamıyor”… 367 ile ilgili tartışmalardan sonra eski güzel günler geçti. Statükonun devamından yana olanlar, yazılı Anayasayı bir kenara itmeye başlayınca, haliyle onlarla aynı merkezde durmam söz konusu olamazdı. Artık aileden değildim. Aileden falan değilse ne olacak? Mümkün olduğunca davaların ona gelmemesi gerekir. Ya da onun ürettiği ne kadar argüman varsa ona karşı argüman üretilmesi lazım… Benim için “o ideolojimize, hakimiyetimize zarar veriyor” kanısı egemen olmaya başladı. Bu şekilde politik bir kamplaşmaya ya da çatışmaya doğru gitti Anayasa Mahkemesi. Ancak kurum içinde nezaket ve saygı işlemeye devam etti.
- Kurumda en ateşli tartışmalar hangi dönemde yaşandı?
AK Parti Kapatma Davası’nda…
- Gelelim o davaya… Anlamadığım nokta şu, madem sizin hakkınızda aileye zarar veriyor diye düşünülüyor nasıl oldu da bu davayı size bıraktılar?
Başörtüsü ve AK Partiyle ilgili davalarda mahkemede raportör kadrosu itibariyle bir genel devlet ideolojisi ve algısına uygun olan, eski dönemden alınanlar vardır. Bir de daha sonra, zaman içerisinde gelen, siyasal tutum ve yaşam tarzları itibariyle onlardan farklılaşanlar, mütedeyyin, muhafazakar vs vardır. Böyle bir durumda Anayasa Mahkemesi Başkanı, üyelerin de üzerinde tarafsız olacağını düşündükleri bir raportöre davayı vermek durumundaydı. Sanırım dava bu yüzden bana verildi.
- Haşim Kılıç ile önceden tanışıyor muydunuz?
Mahkemede tanıştım, başlangıçta çok çatıştık. Örneğin Tübitak’taki kadrolaşma iddiasıyla bağlantılı bir kanun değişikliği vardı. Bu kanun yürürlüğünün durdurulmasını önerdiğimde böyle bir tartışmamız olmuştu. Kadın-erkek eşitliği veya sosyal haklar konusunda da ayrıştığımız durumlar oluyordu. Ancak Haşim Kılıç’ın orada olması büyük bir şans oldu. Anayasa Mahkemesi için. Bazen görüşlerimiz farklılaşmış olsa dahi bu çok önemli. En özgürlükçü, en liberal sayılabilecek kararların önemli bir kısmının altında Haşim Kılıç’ın imzası vardır.
- Başörtüsüyle ilgili Anayasa değişikliği dosyasını Kılıç verdi size…
Evet. Burada artık bir kamplaşma vardı ve kamplaşmada dengeyi bulabilmek ve güven yaratabilmek çok zordur. Ve Haşim Kılıç o zaman bana şunu söyledi: “Bu dosyanın altından sen kalkabilirsin. Çünkü duruşun belli ve merkezde… 2007’de de Anayasa değişikliği dosyasına baktın. Bu davada her tür soruya cevap verebilecek durumdasın. Bu yük senin omuzlarında, ne dersin?” Ben de “Siz bu şekilde takdir ettiyseniz, heyetin güveni varsa, ben bu yükümlülüğün altından kalkarım, Anayasa ve uluslararası standartlar çerçevesinde raporumu hazırlarım” dedim. Ve aldım o davayı. Asıl kırılmalar da o davayla başladı.
- Ne gibi?
125 sayfalık raporda “Bu anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi inceleyemez ve inceleyememesi de gerekir” dedim ve gerekçemi anlattım. İncelerse anayasayı ihlal eder. Anayasayı ihlal etmek demek anayasa dışına taşmak demektir ve bu durumda Mahkemenin hukuki meşruiyeti biter. Başörtüsüne ilişkin tek satır yoktur bu raporda. Çünkü işin esasını incelememiz Anayasa gereği yasaktı… İşte buna ilişkin raporu hazırlarken o arada Ak Parti davası geldi. 2008′in Mart ayıydı, Ak Parti hakkında iddianame Anayasa Mahkemesi’ne ulaştı. İddianame de başörtüsü ve laiklik bağlantılıydı. İkisi bağlantılı olunca da bu dava bana verildi.
- AKP davasına kadar bir çok dava incelediniz. Daha önce hiç delilerle oynandığını gördünüz mü?
Rastlamadım. DEHAP dosyasında gördüğüm geleneksel bir yapı vardı. Polis bir yeri basar, arama yapar. Ondan sonra bunlar şöyle terör örgütüne mensuptur şöyle yardım ve yataklık yapmıştır diye fezleke hazırlar. Sonra savcılık bunu alır olduğu gibi iddianameye kopyalayıp yapıştırır. Bunun bir örneği de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gider, sonuçta kapatma davası olarak önümüze gelirdi. Buna hukuki inceleme denmez. Bu kabul edilemez. DTP dosyasında da böyleydi. Bu savcılığın bir hukuki kontrol mercii olmaktan çıkmasının ifadesidir. Bunlar dışında başka esaslı bir soruna rastlamadım.
- Şimdi gelelim AKP davasına… Nasıl bir atmosfer vardı Anayasa Mahkemesi’nde?
367′den sonra Türkiye ciddi bir kriz sürecine girdi ve bir savaş başladı. Devlete kimin egemen olacağına dair bir savaş mı dersiniz, ne derseniz deyin. Bu tabii her şeyi etkiledi ama 2005-2006′dan itibaren bütün bunların en yoğun yaşandığı yer Çankaya’dır. Bizim çalıştığımız ve oturduğumuz mekanlar Çankaya’da. Ve siz orada nasıl sertleşmelerin yaşanmaya başladığını, hareketliliğin ortaya çıkmaya başladığını çok net olarak gözlemleyebiliyorsunuz. Çünkü bütün yüksek bürokratlar, yüksek hakimler, anayasa mahkemesi üyeleri, üst düzey subaylar, generaller falan orada oturur. Ciddi hareketlilik vardı o dönemlerde.
- Nasıl bir hareketlilik?
Derin devlet harekete geçiyor kısacası. Onu çok net görüyorsunuz.
- Biraz açar mısınız?
Yani yargıçlarla subaylar arasındaki ilişkiler, sosyalleşmeler, lokaller, mahkeme ziyaretleri vs. bunları net olarak görüyorsunuz.
- Subaylar daha çok mu gelip gidiyordu mesela?
Tabii ki subaylar da gelip gidiyordu ama zaten mekan olarak devlet lojmanları vardır orada. Siz oralarda onları çok net olarak görüyorsunuz. Bulunduğunuz yaşadığınız mekanlar oralar. Hareketliliği görüyorsunuz. Yılda sayısız resepsiyon olur, orada iletişimi rahatlıkla gözlemleyebiliyorsunuz. Bir bakıma gazetelerin Ankara temsilcilerinin gördüklerini biraz da içeriden görme fırsatı diyelim buna… Tam o dönemde bütün bu hareketliliklerin sizin karşınıza davalar olarak gelmeye başladığını görüyorsunuz. 367 davasıyla başlıyor, Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin anayasa değişikliğiyle devam ediyor… Örneğin 367 konusunda düşüncelerin ortaya çıkmaya başladığı dönemlerde hemen otomatik olarak bazı kurumların harekete geçtiğini, sempozyumlar ve toplantılar yapmaya başladığını görüyorsunuz. Nasıl bloke ederiz diye.
- Hissediyordunuz kapatma davasının geldiğini…
Çok net olarak hissediyorduk. Başörtüsü ile ilgili Anayasa değişikliği yapılmasa dedim. Bir de şu var Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı vardır, rejim açısından önemli bir mekandır. Ve kimlerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandığını, kimlerin örneğin siyasi parti bürosunda çalıştığını ve nasıl bir kadrolaşmanın yaşandığını gördüğünüzde zaten aşağı yukarı renk bellidir ve bazı şeyler olacak demektir. Savcıların masalarında Perinçek’lerin veya Poyraz’ların kitaplarını görünce, anlıyorsunuz.
- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığındaki siyasi parti bürosu ne iş yapar?
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında farklı bürolar vardır. Bunlardan bir tanesi de siyasi parti bürosudur. Ve Türkiye’de bir parti hariç tüm partiler hakkında orada dosya tutulur.
- Hangi parti o? CHP mi?
Evet CHP hariç bütün partiler hakkında dosya vardır. Ve sürekli olarak o dosyalara yeni bir şeyler eklenir. Ama CHP hakkında bir sayfa yok.
- Yani o dönem AKP için o büroda dosyalar çoğalıyordu…
Tabii, siz bunu gazetelerde yüksek yargıç olan bazı figürlerin veya yüksek yargıda iyi bağlantıları olanların yazdığı yazılardan da anlayabilirsiniz. Derin devlet harekete geçmişti. Resepsiyonlarda görüyorsunuz, sonra mesela adliye muhabirlerinin o resepsiyonlarda kümelenme biçimleri, kimlerin etrafını sardığından da bunu okuyabiliyorsunuz. Yargıtay ve Danıştay’da verilen bazı kararlardaki sertleşmeyi görüyorsunuz.
HABERTÜRK
“Müslümanlar birlikte hareket etmeli”

Başbakan Yardımcısı Bozdağ, Hollanda’daki temaslarının son gününde Lahey’de Hollanda Devleti ile Müslümanlar arası İletişim Kurumu’nu (CMO) ziyaret etti. Lahey Büyükelçisi Uğur Doğan ile Rotterdam Başkonsolosu Togan Oral’ın da katıldığı ziyarette konuşan Bozdağ, Müslümanlara birlikte hareket etmeleri tavsiyesinde bulundu.
Birlikte hareket edilmesi halinde sorunların çözümünün daha kolay olacağına işaret eden Bozdağ, CMO gibi kurumların bu konuda yaptıkları katkılara değindi.
Ayrı ayrı çalışmanın zaman kaybına neden olacağını kaydeden Bozdağ, örgütlü yapıların devlet katında her zaman daha kolay netice alabileceğine dikkati çekti.
Türkiye olarak dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanların birlikteliğinden yana olduklarını söyleyen Bozdağ, “Müslümanlar etnik kökeni ne olursa olsun Kur’an’da kardeş ilan edilmiştir. Onun için kardeşlik hukuku çok önemli. Mezhep kavgaları yarışları Müslümanlara fayda vermez. Birlikte hareket etmek fayda verecektir. Maalesef bugün hala bazı yerlerde bu kavgaları görüyoruz ve üzülüyoruz. İşte sizin birlikteliğiniz bence bu kavgaların da önünü kesecektir” dedi.
Bozdağ, ziyarette CMO yöneticilerinden Dris Boujifi Ummon’a kahve takımı hediye etti.
Hollanda’ya 3 günlük çalışma ziyaretinde bulunan Başbakan Yardımcısı Bozdağ, temaslarını tamamlayarak Türkiye’ye hareket etti.
Bozdağ’ı Amsterdam Schiphol Havaalanı’nda Türkiye’nin Lahey Büyükelçisi Uğur Doğan ve Rotterdam Başkonsolosu Togan Oral uğurladı.
AA
Sözleşmeli eri astsubay yapma teklifi

Kıymet Sezer’in haberi
Orduda profesyonelleşme kapsamında kilit önem taşıyan sözleşmeli er’liğe talebin düşük kalması, hükümeti çözüm arayışına iterken, EMUZDER, hem uzman erbaşların sorunlarını çözecek hem de sözleşmeli er’liği teşvik edecek bir öneri getirdi. Öneri, sözleşmeli er’lerin uzman erbaşlık ve astsubaylığa kadar terfi edebilmelerini öngörüyor. Komando tugaylarının tamamen profesyonelleşmesi hedefi doğrultusunda hayata geçirilen sözleşmeli erlik modeli, ilk mezunlarını verdi. İlk grup sözleşmeli erler,10 haftalık eğitimlerini tamamlayarak birliklerine dağıtıldı.
Sadece 520 kişi eğitilebildi
Doğu ve Güneydoğu’da, hudut birliklerinde terörle mücadelede görev alacak erler, 29 yaşına kadar yaklaşık 2 bin lira maaşla görev yapacak, 29 yaşına geldikten sonra da tazminatlarını alarak ordudan ayrılacak. Ancak sözleşmeli er projesi beklenen sonucu vermedi. Tehlikeli görev şartlarına karşın maaş düzeyinin düşük olması ve 29 yaşından sonraki istihdam belirsizliği, sözleşmeli erliğe talebin hayli düşük kalmasına yol açtı. Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın 5 bin 103 kişilik alım için ilana çıkmasına karşın sadece 520 sözleşmeli er eğitimlerini tamamlayarak TSK kadrolarına katılabildi. Hükümet, profesyonelleşmenin önünde önemli bir engel olarak görülen bu ilgisizliği çözmek üzere çalışma yürütüyor. Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a bu konuda bir çözüm önerisi de uzman erbaşlardan geldi. Emekli Uzmanlar Derneği (EMUZDER), Bakan Yılmaz’a, talebi arttıracak bir formül önerdi. Yılmaz’ın da hayli beğendiği formül şöyle: Sözleşmeli er adayları, 470 bin zorunlu-yükümlü er kaynağından, ilk 6 aylık hizmetleri içerisinde, birlik komutanı kanaati ile ve gönüllülük esasına göre belirlenecek. Adaylardan koşulları sağlayanlar, 1 yıllık eğitim görecek.
Uzman erbaş ve astsubaylık yolu
1 yıllık eğitimin ardından da 27 yaşına kadar sözleşmeli er olarak görev yapacaklar. Formülün teşvik getiren bölümü ise 27 yaşından sonra devreye giriyor. Üstün performans gösterdiği taktirde yükselebileceği kademe ve rütbe olduğu ve bunun kendi başarısına bağlı olduğunu bilecek olan personelin verimliliği ve motivasyonunun yüksek olacağına işaret edilen öneriye göre, 27 yaşına gelen sözleşmeliler terfi sınavına girecek. Sınavda başarılı olanlar uzman erbaş olarak 35 yaşına kadar daha TSK’da göreve devam edecek. Sınavda başarısız olanlara ise, 29 yaşına kadar sözleşmeli erlik görevini sürdürdükten sonra bir sınav hakkı daha tanınacak. Öneriye göre, 35 yaşına kadar da uzman erbaş olarak görevlerini sürdürecek olan profesyonel personel, bu yaşta bir sınava daha alınacak ve bu sınavda başarılı olurlarsa astsubaylığa terfi yolu açılacak. Sınavı kazanan personel 6 aylık Astsubay Nosyon Kursu gördükten sonra astsubay olarak TSK’da hizmet vermeye devam edecek. Böylelikle halen 45 yaşında zorunlu terhis edilen uzman erbaşların erken emeklilik sorunu da temelden çözülecek ve profesyonel personelin 52 yaşında emekli oluncaya kadar TSK’da görev yapmaları sağlanacak. Sınavda başarısız olan uzman erbaşlar da 35 yaşında tazminatlı olarak ayrılacak ve TSK’da sivil kadrolarda görevlendirilecekler.
KINALI KUZULAR HUDUTTA
Isparta Dağ ve Komando Okulu’nda 10 haftalık eğitimlerini tamamlayan 520 sözleşmeli er, 2 Şubat’ta İç Güvenlik Eğitim ve Tatbikat Merkezi’nde yapılan törenle birliklerine uğurlandı. Genelkurmay’ın internet sitesinde yayınlanan fotoğraflarda, ilk kez komando erlerin ellerine kına yakıldığı görüldü. Askere gönderilirken “şehit olmak da var” denilerek anaların oğullarının serçe parmağına kına yapması geleneği böylelikle karargaha da taşınmış oldu. Kursu tamamlayanlara bir Türk Bayrağı ve Kur’an hediye edildiği öğrenilirken, törende dualar eşliğinde kurban kesildiği de gözlendi.
STAR GAZETESİ
BBP’li Bağcı: Yerelde iktidar için çalışıyoruz!

2 yıl sonra yapılacak olan yerel seçim çalışmalarına başladıklarını belirten Başkan Bekir Bağcı, yerel seçimde başarılı olmak için Antalya’nın 19 ilçesine ayrı ayrı seçimi kazanma projesi hazırladıklarını kaydetti.
İl başkanı seçilen Bağcı, Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi Veysel Demir, İl başkan yardımcıları Mehmet Çayır ve Mustafa Çavuşoğlu, BBP Manavgat İlçe Başkanı Ali İhsan Kılınç’ı ziyaret etti. Bağcı, parti binasında yaptığı basın açıklamasında, partilerin, genelde iktidar olmalarının yolunun yerelde iktidar olmaktan geçtiğini söyledi. 2 yıl sonra yapılacak olan yerel seçimlerin çalışmalarına başladıklarını belirten Bağcı, hazırladıkları proje kapsamında Antalya’nın Alanya, Gazipaşa, Korkuteli, Serik, Aksu, Muratpaşa, Konyaaltı, Kepez, Gündoğmuş, İbradı, Akseki, Manavgat, Kemer, Kumluca, Finike, Demre (Kale), Kaş, Elmalı ve Döşemealtı belediyeleri için yol haritasının bulunduğunu kaydetti.
Partilerinin, Antalya’da en güçlü olduğu ilçenin Kepez olduğunu anlatan Bağcı, geçen 19 yıllık süre içinde BBP’yi yerelde de genelde de iktidara taşımanın zamanının geldiğini söyledi. Bağcı, “BBP, her geçen gün Antalya’da güç kazanıyor. Bunda en önemli etken merhum genel başkanımız Muhsin Yazıcoğlu’nun bize miras bıraktığı ilkeli siyaset yapma anlayışı. İlkeli siyaset yapmadan hiç bir zaman taviz vermeyeceğiz. Dürüstlük, bizim en büyük şiarımız. Siyasette sessiz çoğunluğun hep sesi olmaya devam edeceğiz. Bunun için de yerel iktidar olarak genelde iktidar olmanın yolunu açacağız. Genelde iktidar olmanın yolunun yerelde iktidar olmaktan geçtiğine inanıyoruz.” diye konuştu.
Bağcı, İlçe Başkanı Ali İhsan Kılınç’a, 12 Eylül Anayasa değişikliği referandumu ve 12 Haziran seçimlerinde gösterdiği gayretli çalışmalarından ötürü teşekkür etti.
“SİDE BELEDİYESİ’NDEN ‘KENAN EVREN BULVARI’ İSMİNİ DEĞİŞTİRMESİNİ İSTİYORUZ”
BBP İlçe Başkanı Ali İhsan Kılınç, AK Partili Side Belediyesi’nin, 12 Eylül askeri darbesinin mimarı Kenan Evren’in bir bulvara verilen ismi değiştirmede inat etmesine bir anlam veremediklerini söyledi. Side Belediyesi’nin, Kenan Evren Bulvarı ismini değiştirinceye kadar imza kampanyanlarını devam ettiklericeklerini belirten Kılınç, yeni topladıkları imzaları önümüzdeki günlerde Cumhurbaşkanı Abdullal Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Başkanı Cemil Çiçek, Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanlığı ve Antalya milletvekillerine göndereceklerini kaydetti.
Kılınç, “Başkan Uçar, Kenan Evren Bulvarı isminin değiştirilmesini Şubat ayı belediye meclisi gündemine almadı. BBP olarak, belediye meclisi gündemine alıncaya kadar imza toplama kampanyamızı sürdüreceğiz. Kenan Evren Bulvarı isminin değiştirilmesinde kararlıyız. Side gibi dünya turizmine marka olmuş turizm beldesine darbeci birisinin ismi hiç yakışmıyor.” dedi.
Kan donduran işkence anıları

12 Eylül 1980 askeri darbesinde cezaevlerinde işkence görenlerden biri olan Ömer Ulak, üç yıl kaldığı Diyarbakır Cezaevi’nde insanlık dışı işkenceler gördüklerini, Kenan Evren radyoda konuşmaya başlayınca işkenceye ara verildiğini söyledi.
Evren’in konuşması boyunca seslerin kesildiğini anlatan Ulak, ne konuştuğunu bilmediklerini, bu sırada 5 dakika istirahat ettiklerini ifade etti. Ulak, ses kesilince işkenceye devam ettiğini vurguladı. İşkence yapılanlara ‘kalp hastası’ olduklarına dair kağıt imzalatıldığını belirten Ulak, cezaevinde ölümlerin önceden bahanesinin hazırlandığına dikkat çekti.
Ulak, darbecilerin bir yandan kendilerine işkence yaptığını bir yandan ise ailelerine yönelik psikolojik işkence uyguladıklarını belirtti. İşkence yaparken annesine de “Oğlun işkence görüyor” diye haber gönderildiğini anlatan Ulak, şunları söyledi: “Annem ziyarete geldiğinde ‘oğlum seni dövüyorlar mı?’ diye soruyordu. Ben de üzülmesin diye dövmediklerini söylüyordum. Annem üzüntüden rahmetli oldu.”
İşkencede sürekli kendilerinden isim istendiğini anlatan Ulak, milletvekillerine pisliğin içinde banyo yaptırdıklarını belirtti. Günde bir bardak su hakları bulunduğunu dile getiren Ulak, kedi ve banyo hikayesini şöyle anlattı:
“İster onunla banyo yap, istersen tuvalete git, istersen onla tıraş ol. Yemekler tabletti, yarım ekmeği 4 kişi yiyordu. Tablet de adam başı bir kaşık, vurduğunda bitiyordu. Her akşam işkence yapılıyordu. Askerler gelip koyun sürüsü gibi dayak atıp gidiyorlardı. Bizim koğuşa kedi getirmişlerdi. O anda kedi olmak isterdim. Kediyi getirip bizim önümüzde et veriyorlardı. Kedi yiyordu, biz açlığımızdan geberiyorduk. 1.5 yıl sonra bizi banyoya götürdüler, sevindik. Dedim bir su içeyim. Hala su içemiyorum. Doktor diyor günde 3 litre su iç; ben ancak günde 2 -3 bardak su içebiliyorum. O dönemden kalma. Suyu içtim, başımı sabunladım, ikinci suyu dökemedim başıma. İki dakika sürmedi banyomuz. Sonra yukarıya kadar süründürdüler.”
ASKERLERİ SIRTIMIZDA TAŞIYARAK GÖRÜŞMEYE GİDİYORDUK
İntihar etmek istediklerini, ancak ip bulamadıklarını ifade eden Ulak, işkencelerden dolayı hala kulağının çınladığını, kaç yıldır doktora gittiği halde tedavisinin olmadığını söyledi.
Vücudunda işkenceden kalma yara izleri bulunduğunu anlatan Ömer Ulak, “Suçum ne; üç sene sonra mahkemeye çıkardılar, beraat ettirdiler. 15 gün sonra bırakıyorlardı, yine işkence gördük. Kapıdan çıkarken yine dayağımı yedim, ondan sonra çıktım. İnanmıyordum çıkacağıma. Her asker bunu yapamazdı. İnsaflı asker oldu mu onu kovarlardı. Zalim, kendini bilmez askerler yapıyordu bunu. Ölen ve deli olan çok oldu.” dedi.
Cezaevine girdiğinde 40 günlük evli olduğunu dile getiren Ulak, cezaevindeyken bir kızının olduğunu, görmek istediğinde ise dayak yediğini vurguladı. Avukat veya aileden biri görüşmeye geldiğinde askerlerin sırtlarına bindiğini, diğerlerinin ise copladığını anlatan Ulak, “Anneme gelme diyordum, konuşmamız saniyedir. Bağıra bağıra, çağıra çağıra ‘nasılsın iyi misin’ diyorduk. Yüzümüzü görüyorduk, herkes bağırıyordu. Arada camlar vardı. Akşam olunca bit operasyonu yapıyorduk. Elbiselerimiz yıkanmıyordu. Elbiseleri gönderip yıkadığımız zaman paramparça olarak geliyordu. İçinde ne var ne yok araştırılıyordu. Terzi mi var dikeyim. Annem niye elbise istemiyorsun diyordu, gerek yok diyordum.” şeklinde konuştu.
Cezaevinden çıktıktan sonra kimsenin kendisine iş vermediğini dile getiren Ulak, İçişleri Bakanlığı’na sicil kaydının silinmesi için dilekçe verdiğini kaydetti.
ASKERLER ŞİMDİ 5 YILDIZLI OTELLERDE KALIYOR
Verilecek hiçbir cezanın yüreğini soğutmayacağının altını çizen Ömer Ulak, Ergenekon ve Balyoz davalarından tutuklu bulunan askerleri hatırlatarak, 5 yıldızlı otel gibi cezaevlerinde kaldıklarını belirtti.
Cezaevinde en küçük bir rahatsızlıklarında ise hastaneye gittiklerini ve orada kaldıklarına dikkat çeken Ulak, “Peki ya biz ne olduk, biz ne candık? İşkence yaptılar, dayak attılar, ellerine ne geçti?” diye sordu.
CİHAN







